18 Şubat 2017 Cumartesi

Ankara Kalesi

Biz Ankaralılar sıklıkla Ankara'da yapacak hiçbir şey, gezecek hiçbir yer olmadığından şikayet eder dururuz, hafta sonu gelince de AVMlere tıkılmayı çok severiz. Üstüne bir de AVM'de saçma sapan şeylere harcadığımız paralar içimize oturur, bir de ondan yakınırız. 

Evet Ankara'da deniz yok ve bu ciddi bir eksi;  yazın şöyle bir sahilde dolaşma lüksüne sahip değiliz; ama ne yapalım? Denizi olmasa da Ankara gölleriyle, parklarıyla ve tarihi ile gezilecek bir çok yere sahip.  Daha önce Altınköy,  Eymir Gölü ve ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesini anlattım.  Bunların dışında da örneğin Göksu harika bir park. Kızılcahamam yazın ayrı kışın ayrı güzel. Kışın Elmadağ'da kayak yapabilirsiniz mesela. Eğer biraz da gastronomi tutkunuysanız sayısız restoran var sizi bekleyen.

Biz de Tosbik ailesi olarak bugün Ankara'da turist olmaya karar verdik. Uzun süredir eksilerde seyreden hava da şansımıza 10 C civarında olunca güzel bir gezi gerçekleştirdik.




Ankara Kalesi'ne eminim çoğu Ankaralı gitmemiştir. Biz de onlardandık; çünkü kime sorsak oraların pek de güvenli yerler olmadığından bahsediyordu ama şüphesiz ki yabancı turist kafileleri gitmeye devam ediyordu. Son yıllarda ise kale içi denilen bölge, burası aynı isimli bir mahalle aynı zamanda, büyük ölçüde restore edilmiş ve bu binaların çoğu şu anda sanat atölyesi, hediyelik eşya dükkanı veya kafe olarak hizmet veriyor. Bu binaları geçip kaleye çıktığınızda ise Elmadağ'dan Gençlik Parkına uzanan müthiş bir Ankara manzarası bekliyor sizi.


Kucakta 13 kilo çocukla merdivenler biraz zorluyor :)  ancak fotoğraftaki gibi hediyelik eşyalar satanlarla muhabbet edince hemen çıkılıyor.

Kalenin manzarası harika..







Biz en üst noktaya kadar çıkamamış olsak da manzara her kattan çok güzel..  



Kale içinde yürüyüş ise çok keyifli.
















Ah tosbikim bunları sürpriz yumurta sanıp ne hayıflandı :)


Peki burada ne yiyilir ne içilir?

Biz bir kahve molası için kale içindeki Pirinç Cafe'yi tercih ettik. Kale bölgesine girdiğinizde ufak bir meydan ile karşılaşacaksınız, meydanın ortasında da ufak bir süs havuzu var. Pirinç Cafe tam da orada.  Şubat soğuğunda tam da güneşin ısıttığı masalarıyla bizi hemen cezbetti. Cafedeki Tripadvisor rozetinden de anladık ki Trip Advisor'da bu cafeden sıklıkla bahsediliyor.





Kalenin biraz altında kalan Samanpazarı bölgesinin en bilindik bir diğer mekanı ise Gramafon Cafe. Bizim karnımız tok, kahveyi de yeni içmiş olunca bu sefer gidemedik ama bir sonraki ziyaretimizde muhakkak uğrayacağımız yerlerden. Tabi ki kahve üstüne kahve içilir, çay da içilir ancak küçük gezenti tosbik biz bir yere oturduğumuzda koşarak uzaklaşmayı tercih ediyor :) O yüzden onu da zorlamamak adına gezi ve molayı dengede tutmaya çalışıyoruz.







Diğer hoş mekanlar da Kirit Cafe ve Pilavoğlu Han içindeki Cafe Borges. İkisinin de görünümleri beni öylesine cezbetti ki. Borges de genelde yabancı turistler oturuyordu.  Merak edip araştırdım çok hoş da bir hikayesi var, şu sayfada anlatılmış. Okumanızı tavsiye ederim.

Han Kapısı

Pilavoğlu Han İç Kısmı




Bu handa cafeler ve çeşitli tasarım atölyeleri yer alıyor.



Cafe Borges 'un dışarıdan görünümünden bir kesit


Burada saydıklarım dışında Divan Çukurhan bir efsane. Yine tarihi dokusu ile hoş bir mekan olan Nefise'nin Yeri Çerkez Mantı evi ise efsane! Burada uzun uzun anlattım. 


Gelelim gezenti aileler için uygun mu sorusuna. Ben 3 yaşındaki oğlumla gezerken tüm geziler için  önemli şey fark ettim. Önce onlardan bahsedeyim.

1. Aslında bebekken gezmek daha kolay. Çünkü çocuk ya anne sütü ya da mama ile besleniyor ve bu ihtiyacı karşılamak daha kolay. Kanguru tipi taşıyıcılarda, arabada uyuyorsa uyku işi de çözülüyor, bebek mutlu siz mutlu. 

1 yaşa doğru ise ek gıda ayrı bir dert olabiliyor, uyku düzeni değişiyor, hele bizim tosbik gibi alerjik olursa uzun soluklu tatiller neredeyse hayal haline gelebiliyor; çünkü süt ve yumurta alerjisi olan bir çocuğun dışarıda yiyebileceği şeyler çok sınırlı.  Bu gibi bir durumda yemeği kendinizin yapabileceği pansiyonlar tercih edebilirsiniz belki ama özellikle yaz tatillerinde sıcakta taşıması vs yine de zor oluyor..

2. Bu bebelerin 2 yaş sendromu çekilmiyor! Nasıl olsa evde de ağlıyor, dışarıda da ağlamaya devam edebilir demek en iyisi. Bu dönemde gezerken de bizi en çok zorlayan durum beyefendinin kendi istekleri konusunda diretmesi. Örneğin göle girmek için ağlamak, rastgele bulduğu bir koltuğa çöküp biz o kafede oturmak istemiyoruz diye ağlamak, kalenin burçlarına çıkmak istemek, biz sağa giderken sola gitmek, ben sürpriz yumurta istedim, ben market istedim diye ağlamak şeklinde sıralanıyor. Bir de arabaya bin deyince yürümek istiyorlar, yürü deyince de ben yoruldum deyip kucak istiyorlar:)
 O sebeple sanırım 4 yaş civarı artık bu inatçılık durumu çözülünce her türlü gezi için daha güzel bir dönem olacak.

Tabi bunları söyledim diye gezmekten geri kalmıyoruz:) Sadece biraz daha mız mızlanma çekiyoruz :) Yemeğini, ilacını yanımızda taşımak zorunda olduğumuz için daha ağır çantalar taşıyoruz; ama zaten adı üstünde gezenti tosbik Oğuzalp de arabaya binip bir yere gidince kısa bir yolculuksa tatmin olmuyor "hayır daha eve diiil" diye diretiyor :)

İşte tam bu saydığım sebepler itibariyle kale bölgesi 3 yaş altı çocukla elbette gidilebilir olsa da biraz zorlu. Kaleye çıkmasanız bile yollar arnavut kaldırımı olduğu için küçük çocukların yürümesi biraz zor olabiliyor, bebek arabası da zor gidebiliyor. Ama bu sisteme zaten alışıksanız sorun değil. Kalenin alt kısmında kalan Samanpazarı, At Pazarı müzeler ve hanlar zaten daha rahat.

Biz bugün ani bir kararla saat 14:00 gibi gittik ve neredeyse şans eseri park yeri bulduk. Yarım saat sonra fark ettik ki bölgedeki ücretli  otopark yeri bile dolu.  Belki toplu taşıma veya taksi kullanmak isteyebilirsiniz, aklınızda olsun.

Kale çevresindeki surlarda ve camii gibi diğer tarihi yapılarda benim en çok ilgimi çeken kısım devşirme taş kullanımı. Devşirme taş, örneğin Roma döneminden kalan taşların  başka bir yapıyı inşaa ederken kullanılması demek. Aşağıdaki fotoğraflarda bunun örnekleri var.







Bölgede çeşitli tarihi camiiler de var.

Burası Aslanhane Camii olarak da bilinen Ahi Şerafeddin Camii'nden bir bölüm. Selçuklular ile Osmanlılar arasında 1290-1354 yılları arasında Ankara’da hüküm süren Ahi Devletinin hükümdarları Ahi  Hüsamettin tarafından  1289-90 yılında yaptırılmış, ancak oğlunun ismiyle anılıyor. Camii dikdörtgen olarak planlanmış ve yapımında devşirme taşlar kullanılmış.  İç kısmında da çeşitli çiniler, sütunlar var. Gördüğüm en ilginç yerlerden birisiydi. 







Taç kapı olarak bilinen kısım





Burası da Hacı Arap Camii
Selçukların son dönemi ile Osmanlıların ilk dönemine denk gelen yıllarda yapılmış. Burası küçük bir mescid gibi 


Kale içinde ise 1178 yılında inşaa edilmiş olan Sultan Alaaddin Camii yer alıyor. Burası Ankara'nın en eski camiisi olma ünvanına sahip. Camii aslında dönemin Selçuklu meliki
Muhyiddin Mesud II. Alaeddin Keykubad döneminde onarılmış olmasından dolayı onun ismiyle anılıyormuş.

Camii Avlusu





Çevresi



Burada camiinin inşasında kullanılan sütunları görebilirsiniz.





İşte kale ve çevresi böyle. Bu güzelliklere ulaşım biraz sıkıntılı. Özel araç, taksi ile gidebilir ya da Hacettepe İbni Sina gibi hastanelerin olduğu bölgeden geçen dolmuşlarla burada inip Altındağ Belediyesi önünden geçerek Kale ve müze tabelalarını takip ederek yürüyebilirsiniz.
Kale Rahmi Koç Müzesi, Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesine çok yakın. Sabah erken saatlerde başlanıp akşam geç saatlere kadar süren bir gezi belki hepsini görmeye yeter; ancak ben daha önce Anadolu Medeniyetleri Müzesine gitmiştim; Rahmi Koç ve Erimtan müzeleri için de özel bir gün ayırmak istedim. Zaten Kale bölgesini de en kısa zamanda yeniden ziyaret etmek istiyorum.  Hele Çengelhan içindeki dükkanların her biri içinde en az birkaç saat geçirmeyi gerektiren cinsten.. Tasarım takılar, antikalar, zeytin gibi ürünler, neler yok ki ? 

En kısa zamanda tüm bunları da gezerek anlatmayı umuyorum.
Sevgiyle kalın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder